Şu görüntüleri izleyen hangi futbolseverin ici cız etmemiştir ki? Çok ağır bir sakatlıktan sonra ilk kez yeşil sahaya adım atmışsın, topla ilk buluşmandan saniyeler sonra...
O anın hemen ardından rakip oyuncular Couto ve Mihajlovic'in çırpınışları...
''Kolaydır ölmek, çünkü sonunda hissizlik vardır. Zor olan yaşayabilmektir.''
Paketteki son sigarayı da
söndürdüğünde kafasındaki kara bulutlar bir anlık da olsa dağılmıştı. - Sigara
içtiğini söndürdüğünde fark etmişsen ‘geçmiş olsun’ durumundasın. - İki şişesi
daha vardı ve en yakın büfeye uğrayıp Camel alması gerekiyordu. Çok garipti.
Daha birkaç saniye önce kafasında bambaşka düşünceler varken, kendini içinden
çıkamayacağını düşündüğü bir kuyuda görürken, nereden gitti, kafayı sigaraya
taktı. Hem zaten bırakması gerekiyordu, öksürtüyordu günlerdir. Dakikalar
geçtikçe dalga sesleri daha da artıyor, gece ayazı yüzüne daha da şiddetli
vuruyordu. Dertleşmek için birine ihtiyaç duyuyordu. Ya da duymuyordu, böyle
iyiydi. Eli sürekli telefonuna gidiyordu birini aramak için. Ama kimi
arayacaktı… Bir yudum daha aldı. Ve sonunda o soruyu kendine sorma cesaretini
buldu. “Nasıl? Nasıl oldu da bu hale düştüm.” İçinde yaşama sevincine dair tek
bir emare yoktu. Eskiden var mıydı ki? Biraz olsun vardı ama şimdi hiç yoktu.
Annesinin o askerdeyken ördüğü kalın siyah atkıyı burnuna kadar kaldırdı. Ayaz
kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Arada bir çaprazında oturan
kadınların kahkahalarına odaklanıyordu. Hemen hepsi 40 yaş üstüydü ve hayatlarında
bir değişiklik olsun diye sahile indikleri her hallerinden belliydi.
Sohbetlerinin sıcaklığı gece ayazını bastırmaya yetiyordu. Onları imrenerek
izledi. Aynı anda, önünden geçen çaycının nefret dolu bakışlarını da
hissedebiliyordu. Çaydanlık, küp şeker paketi, plastik bardak ve
karıştırıcıları küçük bir sırt çantasına sığdırmayı başarmıştı. Bunun haklı
gururuyla ve ‘heheyt burada taze sıcak çay var sen hala soğukta
don salak seni’ bakışıyla önünden yavaşça geçti.Kafasını bir ara tekrar denize çevirdi.
Dalgalar beynini yeniden içine çekti. Ne istediğini düşündü o an. Sonra zamanın
onu aksi yöne götürdüğünü fark etti. Evet her insan hayatta bir şeyler istiyor
İstediği olmazsa yıkılıyor, toparlanınca yeniden istemeye devam ediyor. Ama
onun için öyle değildi. Yazdığı senaryo tutmadı evet ancak bu saatten sonra her
şeyin dört dörtlük olmasının da bir anlamı yoktu. Onun için tren çoktan
kaçmıştı.
“Karakterli olmak,
karakter olmak için yeterli değildir.” The Wolf
Pulp Fiction – 1994
Yok birader. Öyle üç beş korsan DVD alınca, internetten
şarkı indirince emek hırsızı filan olmuyorsun. Amerikalılar yaptığı olağanüstü
hareketle ‘Hırsızlık öyle değil böyle olur’u layıkıyla gösterdiler. Quentin
Tarantino, yeni filmi 'The Hateful Eight’in
senaryosunun internete sızmasıyla projesini rafa kaldırma kararı aldı.
Zaten yeni film çekeceğinin haberini alınca sevincimizle
üzüntümüz bir olmuştu. Değil vizyona girecek tarih, henüz filmin çekimlerine
başlanmamışken, hatta oyuncu kadrosu bile tamamlanmamışken yeni film açıklaması
niye yapılır? Ya da niye yaptı? Tarantino’nun reklama mı ihtiyacı var? Bu
konuda büyük yanlış yapıldı, bence biraz daha beklenmeliydi. (ki tek yanlışı bu
değil) Ancak bu olayda sadece emek hırsızlığı yok, işin içinde biraz da ihanet
var. ‘The Hateful Eight’ tıpkı ‘Django Unchained’ gibi western türü bir
film olacaktı. (hala olacaktı demek kanıma dokunuyor, topunuzun köküne kibrit
suyu e mi) Tarantino, Django’yu çekerken çok eğlendiklerini ve bu yüzden yeni
filminin de Western türü olacağını açıklamıştı. Filmin kadrosu da yavaş yavaş
belli oluyordu. İşte kritik nokta burası… Ünlü yönetmen, senaryoyu filmin
oyuncularından Michael Madsen, Bruce Dern ve Tim Roth’a gönderdi. Bu üç
aktörden biri de senaryoyu menajerine okuttu. Ve o yavşak menajer de her kimse,
senaryoyu tüm Hollywood’a dağıttı. Böylelikle internete sızan ve yayılan
senaryo hiç oldu. (Allah o menajere Marsellus Wallace’ın dramını yaşatsın başka
da bir şey demiyorum) Olayın açığa çıkmasıyla usta yönetmen resti çekti. “Eğer
bu insanlara güvenemeyeceksem, bu filmi yapmak için bir arzum da yok” diyerek,
sikerim filmini de westernini de atarını yaptı ki şu saatten sonra yapılacak en
delikanlıca hareketti. O kadar kolay güvenmeyecektin arkadaş.
Tıpkı diğerleri gibi son dönemde çıkan ‘Inglourious Basterds’ ve ‘Django
Unchained’ filmlerini de defalarca izleyip bir çırpıda tüketen bizler de
böylece yeni film yerine kol saati almış olduk, hayırlı olsun. Emeği geçen
herkesin…
Eksen'de dinlemiştim bu parçayı. Çok fena. Şunları bana yazdırdı ya..
Kandırılmıştık. Zannediyorum hayatımızın geçmiş 2-3 hatta 4-5 yılının en iyi özetiydi bu kelime. Birileri hayatımıza istemsizce girmişlerdi. Aptallık bizdeydi çoğunlukla, onların fütursuzca hayatımızı alt-üst etmesine ses çıkarmamıştık. Hatta mutlu bile olmuştuk. Sonrasında ise hiç kimseye sormadan bizi bize bırakıp gitmişlerdi. Ama dediğim gibi suç onların değildi. Bizimdi. Biz onları kendimizde bu kadar yaşattık, biz onları vazgeçilmez kıldık. Nihayetinde hüsranı yaşayan yine biz olduk.
En basitinden. Galata Köprüsü'ndeki o mekanda başlamıştı her şey. Filmlerdekinin aynısı. Ufak bir bakış ne çok şey ifade ediyordu. Sonrası ayakların yerden kesilmesi... İnsanın havalara uçmasını yaşadım. Aynı hızda yere çakılışını da. Bir kısa sms. Ve zaman durdu... Çok mu hızlı??
Şimdi dönüp arkaya bakıyoruz ya. İşin en can yakıcı kısmı burası işte. Onlar hiç arkaya bakmıyor. Belki de doğrusunu yapıyorlardır bilmiyorum. Ama bizim bir gözümüz hep arkada kaldı. Ya bir gün çıkıp gelirse umuduyla yaşamak kadar kötü bir şey yok. Biz yaşadık. Her defasında söz bir şekilde onların ne yaptığına geldi. Bazen yurt dışındaydı bazen burda, bazen arkadaşlarıyla. Hep bir iz bırakmıştı arkasında kimisi. Kimisi de hiç iz bırakmadan meçhule gitmişti. Ulan bu devirde bir insan ardından en ufak bir hatırat bırakmaz mı? Ya da bu derece mi ulaşılamaz olur? Oluyor işte. Oldu.
Hala dönüp kendimize kızıyoruz. Nasıl bu denli aldanabildik diye. O vakitler gözümüze perde inmiş de haberimiz yok. Bir şeyler bizi efsunlamış bunun başka bir açıklamasını bulamıyorum. Yoksa bir insan, hayatının tamamını başkasının ehl-i keyfine endeksler mi? Biz onu da yaptık.
Şu zaman yine bu hataya düşmüş birisi var çok yakınımda. Uyarsak da nafile. O hep bizim gittiğimiz yoldan gidiyor. Sonu bize benzemesin ne diyelim.
Bugüne kadar iyi veya kötü pek konusunu açmamıştım onun. Gece yastığa kafamı koyduğumda aklıma gelirdi bir de sabah uyandığımda. Ama hiç sözünü etmezdim. Unutmaya çalışırdım ama o bir şekilde hatırlatırdı kendini. Bazen derdim ki ''ulan hıyar çoktan çekti gitti o, neyin afra tafrasındasın??'' Ama bu akşam ne olduysa yazmak istedim onu. Belki böylesi daha iyi olur....
Ben veya biz neyse işte. Hiçbir zaman mükemmel değildik. Ama Maradona gibiydik. En iyi olmayanların En Güzeli...